Yakın zamanda Bolu ilinde bir turizm işletmesinde meydana gelen yangın, hukuki ve cezai sorumluluğa ilişkin tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Bu çerçevede, çalışmamızda, bir turizm işletmesinde meydana gelen yangına ilişkin hukuki ve cezai sorumluluk ele alınmak suretiyle tartışmalara açıklık getirilmesi hedeflenmektedir.

5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 52. maddesi uyarınca; itfaiye teşkilâtının çalışma usul ve esasları, çalışanların görev ve yetkileri ve itfaiye teşkilâtında hizmet gereklerine göre oluşturulacak birimler, İçişleri Bakanlığının görüşü alınarak Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir. Söz konusu yönetmelik, 19.12.2007 tarihli resmî gazetede yayımlanan 26735 sayılı Binaların Yangından Korunması Hakkında Yönetmeliktir. Bahse konu Yönetmeliğin 5. maddesine göre; projeler, kanuni düzenlemeler yanında, yangına karşı güvenlik bakımından Yönetmelikte öngörülen şartlara uygun değil ise yapı ruhsatı verilemez. Keza, yeni yapılan veya proje tadilatı ile kullanım amacı değiştirilen yapılarda Yönetmelikte öngörülen esaslara göre imalat yapılmadığının tespiti hâlinde, bu eksiklikler giderilinceye kadar binaya yapı kullanma izin belgesi veya çalışma ruhsatı verilemez.

Yönetmeliğin 6. maddesinde ise; yapı ruhsatı vermeye yetkili mercilerin, yangın söndürme, algılama ve tahliye projelerinin ve uygulamalarının Yönetmelik hükümlerine uygun olup olmadığını denetleyeceği hükme bağlanmıştır. Daha açık bir ifade ile, hangi merci yapı ruhsatı vermeye yetkili ise, yangına ilişkin denetimleri yapmakla görevli merci de odur. Bu çerçevede Yönetmeliğin ‘Denetim’ başlıklı 131. maddesine göre; özel yapı, bina, tesis ve işletmeler, mahalli itfaiye teşkilatı ile bunların bağlı veya ilgili olduğu bakanlık ve kamu kurum ve kuruluşlarının müfettişi, kontrolör veya denetim elemanları tarafından denetlenir. Denetim sonunda eksik bulunan ve giderilmesi istenilen aksaklıklar ile talep edilen önlemlerin öngörülen uygun süre içerisinde ilgililerce yerine getirilmesi zorunludur.

Yönetmeliğin 6/3. maddesine göre ise, Yönetmelik hükümlerine uyulmaması sebebiyle meydana gelen yangın hasarlarından dolayı;

a) Yapı inşasında yer alan yapı sahipleri, işveren ve işveren temsilcileri, 

b) Tasarımda, uygulamada ve denetimde görevli mimar ve mühendisler, 

c) Yapı denetimi kuruluşları, 

ç) Müteahhitler, imalatçılar ve danışmanları, 

Kusurlarına göre sorumludur.

Mevzuattaki söz konusu hükümler ışığında, yapı ruhsatı vermeye yetkili belediye, il özel idaresi veya ilgili bakanlık aynı zamanda denetim yapmakla da görevlidir. Anlaşıldığı üzere, itfaiyenin denetim yetkisi yoktur. Olayın yaşandığı turizm işletmesine gelince, bu işletmenin ruhsatı 1997 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından verilmiştir. Dolayısıyla ruhsat vermeye yetkili ilgili Bakanlığın yangına ilişkin denetimden de sorumlu olduğu açıktır. Ancak Bakanlığın yapı ruhsatı verebilmesi belediyeye bağlı itfaiyenin ‘uygun raporu’ sunmasına bağlıdır. Daha açık bir ifade ile, Kültür Turizm Bakanlığı ancak belediyeye bağlı itfaiyenin ‘uygun raporu’ üzerine ruhsat verebilir. Eğer belediyeye bağlı itfaiye yangın risk değerlendirmesini gerçeğe aykırı veya hatalı bir biçimde raporlamış ise bu durumda Bakanlığın sorumluluğunun yanı sıra belediyenin sorumluluğu da gündeme gelecektir.

Bu halde, işletme yetkililerinin yanı sıra, hem belediyenin ilgili raporu hazırlamakla yetkili görevlilerinin hem de Bakanlığın denetimle görevli yetkililerinin cezai sorumluluğuna gidilebileceğinde kuşku yoktur. Keza, cezai sorumluluğun yanı sıra hukuki sorumluluğun gündeme geleceği de tereddütsüzdür. Bu kapsamda yangın nedeniyle meydana gelen maddi ve manevi zararlar dolayısıyla idareye karşı bu zararların tazmini dolayısıyla tam yargı davası açılması mümkündür.

Belirtmek gerekir ki, işletme yetkililerine yöneltilecek tazminat talebi ise hukuk mahkemelerinde ileri sürülecek olan destekten yoksun kalma tazminatıdır. Destekten yoksun kalma tazminatı, haksız fiil sonucu hayatını kaybedenin yakınlarına tanınan, can kaybından kaynaklı zararların giderilmesini amaçlayan özel bir haksız fiil tazminatıdır. Destekten yoksun kalma tazminatına başvurulabilmesi için aranan koşullar şunlardır: İlk olarak, hukuka aykırı bir fiilin bulunması ve bu fiil sonucunda zarar görenin hayatını kaybetmesi gerekmektedir. İkinci olarak, hukuka aykırı fiil sonucu zarar şartının oluşması gerekmektedir. Ölümün yanı sıra destek görenlerin mahrum kaldığı maddi ve manevi zarar ile müstakbel zararlar bu kapsamdadır. Üçüncü olarak, hukuka aykırı fiil ile ölüm ve sonrasında oluşan zararlar arasında uygun nedensellik bağının bulunması gerekmektedir. Son olarak, hukuka aykırı fiilin kusur ile işlenmiş olması gerekmektedir. Kusurun kast, taksir yahut ihmali davranışla gerçekleşmiş olması önemli olmayıp kişinin gerekli dikkat ve özeni göstermeyerek hukuka aykırı davranıştan kaçınma iradesini ortaya koyamamış olması yeterlidir.[1]

Destekten yoksun kalma tazminatı kapsamında tazmin edilecek zararlar Türk Borçlar Kanunu’nun 53. maddesinde; cenaze giderleri, ölüm hemen gerçekleşmemişse tedavi giderleri ile çalışma gücünün azalmasından ya da yitirilmesinden doğan kayıplar ve ölenin desteğinden yoksun kalan kişilerin bu sebeple uğradıkları kayıplar olarak düzenlenmiştir. Ayrıca Kanun’un 56. maddesine göre hâkim, bir kimsenin bedensel bütünlüğünün zedelenmesi durumunda, olayın özelliklerini göz önünde tutarak, zarar görene uygun bir miktar paranın manevi tazminat olarak ödenmesine karar verebilir. Ayrıca ağır bedensel zarar veya ölüm hâlinde, zarar görenin veya ölenin yakınlarına da manevi tazminat olarak uygun bir miktar paranın ödenmesine karar verilebilir.

Konuya ilişkin olarak, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 21.4.1982 Tarihli, 1528 Esas ve 412 Karar sayılı Kararında şu ifadelere yer vermiştir;

“Desteğin yardımının yalnız parasal nitelikte bulunmasında zorunluk yoktur. Çünkü, ölenin hizmet edebilme güç ve kabiliyeti de para ile ifadesi mümkün olan bir mali imkân teşkil eder.

Ana ve babanın çocukları kaç tane olursa olsun, maddi durumları ne derecede bulunursa bulunsun, hatta gelecekleri, müesseselerce (sosyal güvenlik kurumlarınca) garanti altına alınmış bile, bir gün zarurete düşüp düşmeyecekleri, çocuklarına muhtaç olmayacakları önceden kestirilemez.

Ölüm meydana gelmese idi, yakın veya uzak bir süre içinde ölenin yardımından faydalanması kuvvetle muhtemel bulunan kimselerin de maddi tazminat isteyebileceğini kabul etmek gerekir.

… Desteğin yardımının yalnız parasal nitelikte bulunmasında zorunluk yoktur. Çünkü, ölenin hizmet edebilme güç ve kabiliyeti de para ile ifadesi mümkün olan bir mali imkân teşkil eder.

Medeni Kanun’un 6. maddesi hükmünce, bu davalarda ispat yükü kural olarak davacıya düşer. Ne var ki genel yaşam deneyimlerine ve yaşamın olağan akışına dayanan kişi, artık iddiasını ispatla yükümlü değildir. Ölen çocuğun, gelecekte ana-babasına bakacağı yaşamın ve olayların normal akışı içinde beklenebiliyorsa, çocuk onlar için destektir.”[2]


[1] Kılıçoğlu, Mustafa, “Trafik Kazası, İş Kazası, Meslek Hastalığı, Haksız Fiil Sonucu Ölümden Doğan Destekten Yoksun Kalma Tazminatı” Yıl 2014, Sayı 1.

[2] Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 21.4.1982 Tarihli, 1528 Esas ve 412 Karar sayılı Kararı.